4 Haziran 2019 Salı

CESUR YENİ DÜNYA - ALDOUS HUXLEY


Kitabın Orjinal Adı : Brave New World
Yazar : Aldous Huxley
İlk Basım: 1932
Yayınevi: İthaki
Çevirmen : Ümit Tosun
Editör : Alican Saygı Ortanca
Tür : Bilimkurgu, Distopya, Ütopya
Sayfa Sayısı : 349
***
KİTAP TANITIMI:   
“Cesur Yeni Dünya” bizi “Ford’dan sonra 632 yılına” götürür. Bu dünyanın cesur insanları kapısında “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” yazan Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretilirler. Kadınların döllenmesi yasak ve ayıp olduğu için, “annelik’ ve ‘babalık’ pornografik birer kavram olarak görülür Toplumsal istikrarın temel güvencesi olan şartlandırma hipnopedya -uykuda eğitim- ile sağlanır. Hipnopedya sayesinde herkes mutludur; herkes çalışır ve herkes eğlenir. “Herkes herkes içindir.”
KİTAP YORUMUM:
Hiç düşündünüz mü? 
Gelecekte bizi neler bekliyor? 
Teknoloji hep ilerleyecek mi? 
İnsanlar neler başaracak? 
Mutluluğun sırrı bulunacak mı?



Huxley, 1932 yılında müthiş bir hayal gücüyle bunları düşünüp kurgulamış. İnanılmaz bir distopya/ütopya yapmış. Kimilerine göre müthiş güzellikte bir dünya çünkü hep mutlu insanlar. Kimilerine göre kötü bir dünya çünkü mutsuz olma hakkımızı elimizden alan bir dünya. Okuduktan sonra siz ne düşünürsünüz bilemem ama ben böyle bir dünyada yaşamak istemezdim. Her şey güllük gülistanlık olamaz yani.
Mutsuzluk olmadan mutluluğun, hastalık olmadan sağlığın, yoksulluk olmadan zenginliğin, aşk acısı olmadan aşkın, tutku olmadan sevişmenin değeri bilinemez.
Romanın ismi (Brave New World), Shakespeare’in Fırtına isimli eserindeki bir sahneden alınmış ve Shakespeare zamanında “brave” kelimesi “güzel” anlamına geliyormuş. Zaten Vahşi de Shakespeare’i çok okuyan birisi. Onun sözlerini sıkça söylüyor.
Bu öyle bir dünya ki insanlar artık doğum yapmıyor. Bebekler şişelerde yetiştiriliyor. Alfa epsilon gibi sınıflandırmalar var. Alfalar en üst sınıf ve onlara iyi besinler veriliyor beyin gelişimi için. Epsilonlardan da beyin gelişimi esirgeniyor. Fiziksel gelişmelerini sağlıyorlar. Çünkü onlar kol gücü gerektiren işleri yapıyor.
Çocuklar doğduklarından itibaren hipnopedya ve şartlandırma ile büyüyorlar. Böylece hepsi kendi statüsünden mutlu oluyor daha fazlasını istemiyor. Hepsi kendi işiyle meşgul oluyor.
1913 senesinde “Model T” isimli arabayı  üretip ilk kez yürüyen bant sistemini getiren kişi Henry Ford. Yazarımız da ondan ilham alıp bu dünyada Tanrı olarak kabul gören Ford karakterini oluşturmuş. İnsanlar Ford aşkına falan gibi deyimler oluşturmuş.
Huxley, Amerika’yı ziyaretinde o dünyadaki inanılmaz tüketim çılgınlığından, uyuşturucu kullanımlarından, delicesine eğlenmelerden o kadar etkilenmiş ki böyle bir kitap aklına gelmiş. Günümüzde bile bu kitabın hala bize benzerlikleri var. İnsanlar hep aynı.
Kitabın yazıldığı dönemde doğum kontrol hapları bile yokmuş düşünün. Üstelik teknoloji de hiç gelişmiş değildi. Bu adam harika bir hayal gücüyle düşünüp yazmış kitabı. 
Bir de soma denen bir şey var. İnsanlar mutsuzluğa düşünce ondan içiyorlar. Mutluluk uyuşturucusu gibi bir şey. İnsanları harika hissettiriyor ve dünya yansa umurlarında olmuyor.
Aile yapısı asla yok. Hatta anne ve baba kelimeleri müstehcen sayılıyor. İsteyen istediği ile cinsel ilişkiye girebiliyor, çünkü herkes herkes içindir deniliyor. Bu tip şeyler küçük yaştan itibaren serbest sayılıyor ancak anne baba aile kelimelerini duyunca utanıyor insanlar. Tek bir kişiyle uzun süre birlikte olmak da kötü sayılıyor. Evlilik kavramı yok yani. Çok değişik bir düzen olmuş. İnsanların bakış açısı acayipti.
Ayrıca eski şeyler kullanılmıyor. Eğer eskidiyse onlar atılıp yenisi alınıyor. “Atıp kurtulmak onarmaktan iyidir.” Hep böyle diyorlar.
Hastalıkların çaresi bulunmuş. Herkes artık genç ve sağlıklı. 60 yaşlarına kadar muhteşem fizikle yaşayıp hiç kırışmadan tak diye ölüp gidiyorlar.
Ölüm onlara göre doğal. Çocukları ölüm görmeye götürdükten sonra pasta gibi şeyler yedirip onları ölüme alıştırıyorlar. Böylece kimse birisi öldüğünde üzülmüyor.

Karakterlerimiz: Batı Avrupa Dünya Denetçisi Mustafa Mond, bu dünyadan pek de memnun olmayan Bernard Marx, güzeller güzeli Lenina Crowne, Helmholtz Watson, Vahşi John.
Bernard, ilk başlarda herkesten ayrı yalnız yaşayan ve bu dünyanın kurallarına uymaktan hoşlanmayan biriydi. Sonradan bir ara ünlü oldu ve değişti. Ama en sonunda yine özüne döndü.
Lenina’yı pek sevmedim. Sadece kadınların o dünyadan bir objeden farksız olmadığını anlatmak için ve bu dünyadaki insanların salt kafa yapısını anlamamız için konulmuş bir karakter bence. Tam anlamıyla o dünyaya ait, düşünmeyen, yiyip içip keyfine bakan ve daralınca soma kullanan birisi.
Vahşi John, Ayrıbölge denilen insanların eskisi gibi yaşadığı bir bölgede doğmuştu. Hristiyandı ve kitaplar okuyordu, sevgiye, evliliğe değer veriyordu. Bir şekilde bu tarafa geçince gördükleri karşısında dehşete düştü. İnsanlar ne acayiplerdi. “Hey Cesur Yeni Dünya ki, içinde böyle insanlar var” oraya gitmeden daha bu sözünü söylemişti Shakespeare’in. Sonrada bunu tekrarladı hep. İyi bir şeyler bekliyordu. Artık ayrıbölgedeki gibi yalnız kalmayacaktı. Ama oraya gidince gördükleriyle Bir kez daha yalnızlığa mahkum oldu.
Mustafa Mond, çok ilginç adamdı. Kuralları o belirliyordu. İnsanlara eski şeyleri o yasaklıyordu. İnsanların anlamayacağını düşündüğü için onlara kapasiteleri kadar şeyler veriyordu. Kendisi bilim adamı olmasına rağmen Denetçi olmayı seçmişti. Bilimi, sahteliğe tercih etmişti. Başkalarının mutluluğunu, kendi mutluluğuna tercih etmişti.

Vahşi ve Mustafa Mond’un sonlara doğru olan konuşmalarını çok sevdim. Ufuk açacak bir konuşmaydı. Özellikle şu satırlar muhteşem:
“Biz sevmeyiz,” dedi Denetçi. “Biz her şeyi keyifli yapmayı yeğleriz.”
“Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.”
“Aslında,” dedi Mustafa Mond, “siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.”
“Öyle olsun,” dedi Vahşi meydan okurcasına, “Mutsuz olma hakkını istiyorum.”
“Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını, tifoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz.”
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda Vahşi, “Hepsini istiyorum,” dedi.
Mustafa Mond omuzlarını silkti. “Hepsi sizin olsun,” dedi.
Kitap gerçekten harika. İnsanı düşünceye sevk ediyor. İlk okuduğumda pek fazla şey anlayamadım. Sonra tüm sayfaları yeniden gözden geçirip okudum . Üstünde düşünüldüğünde inanılmaz şeyler anlattığını fark ediyorsunuz. İmkansız bir gelecek gibi duruyor ama bizim dünyamızla uyuşuyor. Uyuşturucular, tüketim çılgınlığı, eğlenmek için yaşamak, acılardan kaçmak, aileyi önemsemeyen gençlik, teknolojinin günden güne ilerlemesi…
Burada vaat edilen korkunç bir gerçeklik. Huxley, böyle bir dünya istemiyordu. Amerika’yı ziyaretinden sonra bunları fark etti ve insanlık bu yöne doğru gitmesin diye uğraştı belki de. Ama gelecek dur durak bilmeden geliyor. Teknoloji ürkütücü bir hızla gelişiyor.
Teknoloji insanlık yararına kullanılsa yine iyi. Ama insanlar her şeyin kötüsünü yapmakta usta. Sadece iyiliğe götürecek bir teknoloji imkansız. Her şeyin bir zararı var.
Şartlandırılmış bir dünyada yaşanılan mutluluk gerçek midir sizce?
Özgür müyüz sahi?
Bence kitaptaki dünyada da bu dünyada da özgür değiliz. Çünkü istediklerimizi yapamıyoruz. İstemediklerimizi yapmak zorunda kalıyoruz. Herkesin isteği farklı ama gerçekleştiren kişi çok az. Ya para yetmiyor ya zaman yetmiyor. Üstelik her hareketimiz izleniyor. Ya da sosyal medyada biz buna izin veriyoruz.
Mesela bazıları dünyayı dolaşmak ister ama geleceğini kurtarmak için okulunu okumak zorundadır. Okul biter sonra iş güç evlilik telaşı başlar, geziye para yetmez.
İş bulmak ister bazıları ama iş bulunamaz.
Bazıları gençliğini yaşamak ister ama toplumun ahlak kuralları buna izin vermez.
Bazıları doğurduğu çocuğu gönlünce büyütmek ister ama ailesi her şeye karışır…
Sizce özgür müyüz? Bence değiliz.
Yapmak istediklerimizi ya yapamıyoruz ya da yapsak bile mutluluk kursağımızda kalıyor. Yapmak istemediklerimiz önümüzde dağ olmuş zaten.
Yine de kitaptaki dünyadansa şimdiki dünyayı tercih ederim. Çünkü aile kavramı çok önemli benim için. Çünkü mutsuz olmayı da isterim. Çünkü ağlamayı gülmeye tercih ettiğim zamanları da yaşamak isterim.
 Mutluluğa şartlandırılmayı değil de o mutluluğa kendim arayıp bularak sahip çıkmayı isterim. Başkalarının hakkımda karar verip geleceğimi belirlemesindense kendim çalışıp o geleceği elime almak isterim.
Siz ne diyorsunuz? Şartlandırılmış mutluluğu mu yoksa Vahşi’nin dediği gibi mutsuz olma hakkını mı istersiniz?
Herkesin belli bir yaştan sonra okuması gereken bir kitap. Doğru zamanda okumak önemli. 20li yaşlardan sonra okunsa daha iyi anlaşılır sanırım.

*ALINTILAR*
Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerine kara kara düşünmeyin. Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir.
***
“Mutluluk ve erdemin sırrıdır; yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur: İnsanlar, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek.”
***
“Bütün haçların üstleri kesildi ve T’ye dönüştüler.”
***
“Sen gerçekten hasta görünüyorsun,
Mideni bozan bir şey mi yedin?”
Başıyla doğruladı. “Uygarlık yedim.”
“Ne?”
“Zehirledi beni uygarlık, kirlendim. Sonra da,” diyerek daha alçak bir sesle ekledi, “İçimdeki kötülüğü yedim.”
***
Eğer farklıysan, yalnızlığa mahkûmsun.
***
“Başlamak için en uygun zamanı beklersen hiç başlamayabilirsin; şimdi başla, şu anda bulunduğun yerden, elindekilerle başla.”
***
İnsan mutluluk konusunu düşünmek zorunda olmasa, yaşam ne kadar eğlenceli olurdu.
***
-Kızgın bir sesle konuşan Vahşi, ” Eğer Tanrı’ yı biliyorsanız niye onlara anlatmıyorsunuz?” diye sordu. “Tanrı hakkındaki bu kitapları niye vermiyorsunuz insanlara?”
+”Onlara Othello’ yu neden vermiyorsak, bunları da aynı nedenle vermiyoruz; eskiler de ondan, yüzlerce yıl öncesinin Tanrısını anlatıyorlar. Şimdinin Tanrısını değil.”
-“Ama Tanrı değişmez ki.”
+”İnsanlar değişir ama.”
***
Gözyaşları içeren bir şeye ihtiyacınız var sizin ,” dedi Vahşi,
“değişmek için. Burada hiçbir şeyin bedeli yeterince ödenmiyor.”
***
Ama başka şekilde mutlu olmak istemez miydin, Lenina? Başkaları gibi değil kendi istediğin gibi.
***
Gerçekten etkili totaliter devlet, siyasi patronların ve onların yönetici ordularının tüm güçleri, kendisinde toplayan hükümetinin, kölelerden oluşan nüfusu, köleler köleliklerini sevdikleri için zor kullanmaksızın kontrol ettikleri devlettir.
***
“İşlerini zekice yapacaklarsa genel bir fikirleri olmak zorundaydı, ancak toplumun iyi ve mutlu üyeleri olacaklarsa ne kadar az bilirlerse o kadar iyi olurdu.”
***
Dini duygular biz yaşlandıkça gelişme eğilimi gösterirler, çünkü ihtiraslarımız ateşini yitirdikçe, hayal güçlerimiz ve duygularımız köreldikçe aklımız daha rahat işler hale gelir, bir zamanlar aklımızı çelen imgeler, arzular ve heveslerden arındıkça Tanrı, gizlendiği bulutların arkasından görünür…
***
Eğer doğru kullanırsan sözcükler X ışınlarına dönüşebilirler, herşeyi delip geçerler. Okursun delinirsin.
***
“Kendim olmayı yeğlerim.” dedi.” suratsızda olsa kendim olayım. ne kadar neşeliyse de başka biri olmak istemem!
***
Eski, berbat günlerde, yaşlılar hayattan elini eteğini çeker, emekli olur, kendini dine verir, zamanlarını okumaya ve düşünmeye ayırırlardı -düşünmeye!
***
“Birey hissederse, toplum sendeler.” dedi Lenina.
“Niye biraz sendelemesin ki?”
***
”Mutsuzluğu, burada yaşadığın sahte, yalancı mutluluğa yeğlerim.”
***
Namus demek Tutku demektir, namusluluk demek sinirsel gerginlik demektir. Tutku ve sinirsel gerginlik ise istikrarsızlık demektir. İstikrarsızlık ise medeniyetin sonu demektir. Bolca tensel günah olmadan kalıcı bir uygarlık kuramazsınız.
***
Kendi önemini teslim ettiği sürece, düzen iyiydi. Fakat, başarı kendisini uzlaştırdıysa da, yine de düzeni eleştirme ayrıcalığından vazgeçmeyi reddediyordu. Çünkü eleştiri eylemi, kendi önem hissini pekiştiriyor, daha güçlü hissettiriyordu. Dahası, eleştirilecek şeyler olduğuna gönülden inanıyordu.
***
Özgür ve insan olmak istemiyor musunuz? İnsanlık ve özgürlüğün ne olduğunu anlamıyor musunuz?
***
Burada eski şeyler işimize yaramaz.
Muhteşem olsalar bile mi?
Özellikle de muhteşemseler. Güzellik çekicidir ve biz insanlarımızın eski şeylere kapılmalarını istemeyiz.

14 yorum:

  1. çok duyduğum bir kitap ama ben bilimkurgu/ distopya tarzı kitapları bir türlü sevemiyorum :(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet herkese hitap etmeyebiliyor. Ama bu tip kült kitaplar ufuk aaçıyor :)

      Sil
  2. Distopyaları okumak içimi karartıyor ama sevdiğim de bir tür. Bu kitap da elimde var ama henüz okumadım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet iç karartiyor ama çokça ders de verebiliyor 😁 okuyun bu yaz ınsallah ❣

      Sil
  3. Çok güzel yorumlamışsınız, kaleminize sağlık :)

    YanıtlaSil
  4. Güzel bir kitap. Nitelikli bir değerlendirme yazısı olmuş. Ben hep, 1984 ile Cesur Yeni Dünyayı karşılaştırırken, günümüz Cesur Yeni Dünyasında, büyük biradere en mahrem anlarımızı dahi gönüllü izlettirdiğimizi düşünüyorum. Hem de bunu şartlandırılmış mutluluk uğruna yapıyoruz.
    Sorunuza gelecek olursak: mutsuz olma hakkımı istiyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet haklısınız. Daha ben 1984 ü okuyamadım ama yakında okuyacağım. Ben de mutsuz olma hakkımı isterim :)

      Sil
  5. ooooo süper kitap de miiii :)

    YanıtlaSil
  6. Bu seriyi okumadim ama konu olarak sevebilecegim bir tarz 🙂

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. aynen klasiklerden olduğu için de okumakta fayda var . elbet katkısı olur yani :)

      Sil
  7. Uykuda eğitim fena olmazdı, gün içinde de başka şeylerle uğraşırdık 😅

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. evet ya o çok iyi olurdu. sınav haftalarında daha rahat ederdik. normalde de tabii :)

      Sil

Değerli Okuyucular:
Lütfen yorumlarınızda küfür, argo ve ahlaksızlık kullanmayınız!!!
Onların haricinde her türlü eleştiriye açığım :)
Yorumlarınız denetlendikten sonra yayınlanacaktır!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...