7 Ekim 2019 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 6 (DÜĞÜN,GÖSTERİŞ)



Bu haftanın tartışma konusu için düğünlerden yola çıktık. Söz, nişan, çeyiz alışverişi, kına gecesi, fotoğraf çekimleri, düğün salonları ve hepsinin arkasındaki şatafat düşkünlüğü… Ülkemizdeki düğün adetleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizin hayalinizdeki düğün nasıldır?

Merhaba :)
Bu haftanın konusu da gösteriş. Gösteriş yapanları sevemiyorum çok. Yaptığın şeyleri paylaşırsın, yemeklerini paylaşırsın, gezdiğin yerleri paylaşırsın tamam ben de yapıyorum bunları çok sık. Ama gösteriş olsun diye değil. O günkü yaptıklarımı çevremle paylaşmayı sevdiğim için paylaşıyorum. Bazıları bunu yanlış anlıyor. Kıskanıyorlar bazıları. Bazen nazar değiyor bana cidden. Ama yine de hayatta yaşadığım anları mutlu olduğum şeyleri paylaşmaktan geri duramıyorum.

Düğün gösterişi ise şu anlık bana uzak olan bir şey. Sevmiyorum çok abartılı şeyleri. Düğün yapmama daha çok var bence ama gösterişli düğün ev istemiyorum. Bana uyan, anlaşabildiğim hayırlı bir eş bulayım, eğlenebildiğim, çevremle birlikte en özel günümü paylaştığım bir düğün olsun yeter. Öyle abartılı şeye gerek yok. Bence mutlu olmak, samimi bir ortam daha önemli :)

Son zamanlarda moda oldu düğün, nişan, kına organizasyonu, konsepti falan filan. Her özel gün için süslü masalar, gösterişli magnetler hediyeler vs var. İnstagramda sürekli karşıma çıkıyor bu tarz şeyler. E haliyle herkes de çok gördüğü için özeniyor. Benim de olsun istiyor. Şunu da alalım, bunu da yapalım diyorlar. Sonra binlerce para dökülüyor. Sözü, nişanı, kınayı, düğünü, doğumgününü, baby showerları, bebek partilerini her şeyi yapıyorlar. En büyük kazancı da organizasyoncular alıyor tabi ;)

Bu tarz şeyler çoğaldıkça bence insanların açgözlülüğü de artıyor. Azla yetinmeyi bilmiyorlar. Mesela binlerce lira verip salon takımı alıyorlar, ama bir kez oturulmuyor. Onun yerine daha faydalı şeyler alınabilir. Kitap gibi ;)) ya da balayında daha iyi yere gidilebilir, daha çok şehir gezilebilir.

Fotoğraf çekimini severim. Dış mekanda çekilmesi güzel bir şey bence. Fazla abartılı sahte pozlar olmadan güzel bir manzara önünde fotoğraf çekinilebilir.

Çeyiz alışverişi de çok abartılıyor. Eskiden çeyizler görücüye açılırmış. Şimdilerde bu da biraz kalktı. Ama bence bu adet keyifli olabilir. Çok abartmadan çeyiz eşyaları alınıp en yakın çevreye gösterilse , gelinin heyecanını herkes yaşar bence. O eşyaların kullanılacağı zamanları hayal edip mutlu olurlar.

Şatafat, gösteriş çok oluyor artık dediğim gibi. Herkes elaleme bizim de bundanımız var diye hava atmak için alıyor her şeyi. Düğün salonları bütçeden fazlasına tutuluyor.

Bence herkes maddi durumuna göre düğün yapsa fena olmaz. O kadar gösterişle giyinip, evleniyorlar ki sonra da yıllarca borç ödeniyor. Bence o kadar borca girmeye gerek yok.

Mutluluğun yaşanabileceği, samimi bir ortam tutulsun, hoş bir gelinlik damatlık alınsın. Güzel yaşanılabilir uygun bir ev alınsın. Ona uygun eşyalar. Fazla borca girmeden, bütçeyi çok aşmadan..

Ha bir de ben ayrı ayrı söz nişan yapılmasını doğru bulmuyorum ya. Gereksiz gibi geliyor. Eğer ki düğüne çok zaman varsa yani 1 yıldan fazla falan o zaman tamam hadi yapılsın. Ama az zaman olup da her şeyi gösterişle yapayım diyenleri samimi bulmuyorum. 

Söz de yakın akraba içinde olmalı. Evde olmalı bence. Nişana gerek yok. Kına gecemi kadınlar arasında hamamönündeki uygun bir konakta yapmak isterim. Erkekler zaten dışarıda duruyor bizde genelde. Ayrıca bir de gelin hamamı yapmak isterim. Abartı fazla olmadan tabii ki. Sadece kuzenlerim, kardeşim ve sevdiğim arkadaşlarım gelsin diye. Eğlenceli olabilir bence. O zamanki durum bilir tabi. Düğünü de uygun fiyatlı geniş düzgün bir salonda yapmak isterim. Belki düğün bile olmaz sade nikah olur.

Bilemiyorum. Daha bunlar için erken. Şu an okul telaşındayım ;)

Bakım planları, vizeler, finaller, açıköğretim dersleri derken yoğun seneler var önümde. Eğer ki bunları hayırlısıyla tamamlarsam mesleğimi elime tam anlamıyla alırsam o zaman evlenmek isterim. Atanmadan önce evlenmek istemiyorum.

Herkese iyi haftalar dilerim.


Taha ve Edischar'a da teşekkürler :)
***
NOT: İlk haftanın konusu televizyondu onun hakkındaki yorumumu okumak için tıklayınız.

NOT: İkinci haftanın konusu küresel ısınma ve çevre kirliliğiydi. okumak için tıklayınız.


NOT: Üçüncü haftanın konusu yaşadığımız şehirlerdi. Ben Ankara'yı tanıttım. Okumak için tıklayınız.

NOT: Dördüncü haftanın konusu özgürlüktü. Okumak için tıklayınız.

NOT: Beşinci haftanın konusu mutluluk ve şükürdü. Okumak için tıklayınız.

6 Ekim 2019 Pazar

KALBİM PERA – BİROL İNAN



Yazar: Birol İnan

Yayınevi: Mona 
Sayfa Sayısı: 96
İlk Baskı Yılı: Temmuz 2019
***
KİTAP TANITIMI:
Sinan denize ve doğaya âşıktı. Haftanın üç dört günü balığa çıkardı, usta balıkçılardan tüm teknikleri öğrenmişti. Mercanları, çipuraları çekerken oltasını ahşap küpeşteye yaslar, denizin sesini dinler, balıkların güneşte parlayan renklerini incelerdi. Kırmızının tonlarının oynaştığı Menteş ve Karaburun yarımadasını seyretmek onu hayata bağlıyor, yaşam sevgisiyle dolduruyordu. Ancak hiç ummadığı bir anda karşısına çıkan bir sorun onu mavi özgürlüğüne daha da çok yaklaştıracaktı!
“Ben koymadım, Tanrı koydu bunu aklıma Alya. Merak etme, sadece altı buçuk ay sürecek. Zaten zaman denilen olgu gerçekten var mı, yok mu kim bilir? Zaman denizde belki kayar, bilinmez. Zihinde bir fikirse pekâlâ kayabilir. Peki, Hindistan’a varacak mıyım? Göreceğiz. Eğer zaman ortama göre değişiyorsa, senin ve benim bu sürede yaptıklarımızı konuşur, yaşadığımız zamanı kıyaslarız.”
***
KİTAP YORUMUM:


Merhaba :)

Bu kitabı yazar bana hediye olarak gönderdi. İmzalı hem de 😊

İlk kez bir yazardan imzalı kitabım oldu hem de hediye olarak geldi. Yazarımız Birol İNAN çok nazik birisi. Ben kitabı okuyan birisin gönderisine yorum atmıştım. Kitabı o kadar çok görüyordum ki instagramda. Bir göndermediği ben kaldım sanırım deyip yazarı etiketlemiştim. Kitabı merak ettiğimi de eklemiştim sanırım. Sonra yazar bana dm atmış. Adresimi istemiş. Çok şaşırdım yazımı ciddiye aldı diye. Öylesine yazmıştım çünkü. Göreceğini düşünmeden. Ama görmüş ve hiç ikiletmeden kitap göndereceğini yazmış. Kendisine buradan tekrar teşekkür ederim 😊

Kitap da elime ulaştı. Ayrıca bir tane adıma imzalı bir tane de imzasız gelmiş. İmzasız olanı çekilişle hediye edeceğim. Yakında başlatırım. Takipte kalın beni instagramdan :)

Kitabı özetlemek gerekirse konusu bir yolculuk hikayesi. Sonsuzluğa benzetilen denize çıkılmış bir yol var kitapta. Kitabın kapağını da çok sevdim. Huzur veriyor baktıkça. Denizi ben de çok severim. Mükemmel duruyor yani kapak. İlgi çekici

3 Ekim 2019 Perşembe

KUYUCAKLI YUSUF – SABAHATTİN ALİ



İlk Yayınlanma Tarihi: 1937

Yazar: Sabahattin Ali
Uyarlamalar: Kuyucaklı Yusuf (1985)
Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları
***
KİTAP TANITIMI:
İlk Basımı 1937 yılında “Yeni Kitapçı” tarafından basılan roman, Sabahattin Ali’nin roman türünde ilk eseridir. Öykü yazarı olan Ali’nin bu eseri MEB Ortaöğretim 100 Temel Eser Listesinde yer almaktadır.
YKY tarafından ilk olarak 1999 yılında basılan roman günümüzde YKY (Yapı Kredi Yayınları) tarafından basılmaya devam edilmektedir. Kitabın editörlüğü Ayfer Tunç, yeni kapak tasarımı ise “Nahide Dikel” tarafından yapılmıştır.
1985 yılında Sinema filmine uyarlanan romanın filminde Talat Bulut, Derya Arbaş ve Ahmet Mekin’in rol almış, filmin yönetmenliğini ise “Feyzi Tuna” üstlenmiştir.
Kuyucaklı Yusuf konusu itibariyle ailesinin katledilmesiyle sahipsiz kalan dokuz yaşındaki Yusuf’un olayı soruşturmak için Kuyucak’a gelen Nazilli Kaymakamı Selahattin Bey tarafından evlatlık alınması ve çocuğun daha sonraki hayatı anlatılmaktadır. Edebiyat eleştirmenlerine göre Yusuf karakteri, köyden şehre göç edip şehir hayatına uyum sağlayamayan insan tipinin habercisi olarak değerlendirilmektedir.

KİTAP YORUMUM:


Merhaba arkadaşlar 😃

Kitabı geçen dönem okudum ancak yorumunu giremedim.

Sabahattin Ali’nin tarzını seviyorum. Yazdıkları yüreğe dokunuyor. Sevgiler çok naif, karakterler bizden. Bu kitabında ise Aydın’ın Kuyucak köyündeki Yusuf’un hikayesini anlatıyor. Kitap Yusuf’un anne babasının öldürülmesiyle başlıyor. Oraya gelen kaymakam Salahattin Bey, Yusuf’un haline acır ve onu evine alır. 

Yusuf, hiç bilmediği bir yere gider. Oradaki insanlar kendi ailesi ve çevresindekiler gibi değildir. İnsanlar fenadır. Yusuf onlara uzun zaman alışamaz hatta hiç…

Yusuf çok naiftir. Kitabın arkasında da yazıyor ya en romantik karakter diye. Ama bence romantiklikten ziyade çok saf bir karakter. Herkes Yusuf’u kandırır. Çok sevdiği karısı bile.

Salahattin Bey’in karısı Şahinde Yusuf’u hiç sevmez. Bir de onların kızları Muazzez vardır. Yusuf ve Muazzez çok iyi anlaşırlar.

Gel zaman git zaman Yusuf büyür. Yusuf şehirlilerin tavırlarına daha alışamamıştır. Çok saf ve masum düşünmeye devam eder. Ama insanlar dediğim gibi fesat, kindar, yalancıdırlar. Yusuf’un masumluğunu kullanırlar.
Muazzez’in evlenme çağı gelince biri onu ister. Ama Yusuf’un içi rahat değildir. O kişiyi gözü tutmaz, bir yandan da içinde anlam veremediği sıkıntı vardır. Muazzez, Yusuf’la konuşmaya çalışır ama Yusuf ondan kaçar.

Sonra bir şekilde konuşurlar ve iki genç de birbirini çok sevdiklerini fark ederler. Evlenirler. İstedikleri tek şey birlikte yaşamaktır. Bir süre her şey yolunda gider ancak sonra ortalık karışır. 👇

30 Eylül 2019 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 5 (MUTLULUK)



Hayatınızda sevdiğiniz ve şükrettiğiniz şeyler, sizi gün içerisinde mutlu eden küçük detaylar nelerdir?

Merhaba :) bu haftaki konu da çok tatlış olmuş.

Hayatta şükrettiğim en önemli şey sağlığım. Hele ki yaşadığım staj anılarımdan sonra bunun önemini daha çok fark ettim. Bir insan kendi başına nefes alıp, işlerini kendi halledebiliyorsa şükretmesi için bir sürü sebebi var demektir.

Hayatımda sevdiğim en önemli şey ailem :) sonra kitaplarım, dizilerim, arkadaşlarım…

28 Eylül 2019 Cumartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 4 (ÖZGÜRLÜK)



Özgür olduğunuzu düşünüyor musunuz? Özgürlük sizin için ne anlam ifade ediyor? Size göre özgür olmanın sınırı nedir?

Biraz geç kaldım sanırım yazmak için ama vaktim olmadı. Bu hafta çok yoğundurm. Stajlarım vardı, dersler vardı ve bir de hastane randevularım. Takip edenler bilir 2 yıldır insülin direnci vardı bende. Diyabet hastası olacaktım neredeyse. Olmayım diye direndim 2 yıldır, diyetler yaptım ilaçlar kullandım. Bu hafta sonunda iyileştiğimi öğrendim. Artık iyiymişim. İlaçları bıraktım. Tabi aileden gelen bir genetik yatkınlık var. O yüzden ömrüm boyunca dikkat etmem gerek. Kilo almamam, hareketsiz kalmamam gerek. 75 kilodan 58 e düştüm. 2 yıldır bayağı çabaladım ve sonunda özgürüm :)

Tam da bu haftanın konusuna uymuş. Bence özgürlük istediğimizi yapabilmek demek. Tabi başkalarının hakkına girmeden. İlkokul öğretmenimiz şöyle demişti: “Sizin özgürlüğünüz, başkasının hakkının başladığı yerde biter.”

1984 – GEORGE ORWELL


 

Yazar: George Orwell

Çevirmen: Celal Üster
Yayınevi :Can Yayınları - Dünya Klasikleri Dizisi
Sayfa sayısı: 328
Karakterler: Büyük Birader, Winston Smith, Julia, Emmanuel Goldstein, O'Brien, Syme
Türler: Bilim Kurgu, Sosyal Bilim Kurgu, Distopik Kurgu, Politik Kurgu
İlk Yayınlanma Tarihi: 8 Haziran 1949

KİTABIN TANITIMI:
İngiliz yazar George Orwell’in 1949 yılında yayımlanan ve kısa sürede kült mertebesine erişmiş eseri 1984, 1949 yılında yayımlanmıştır. Distopya türünde bir roman olan 1984, “Büyük Birader”, “Düşünce Polisi”, “101 Numaralı Oda”, “2+2=5” gibi çeşitli terminolojileri ve kavramları günümüz lugâtına dahil etmiştir. George Orwell kitapları arasında en çok bilinen eserdir.
Romanın adı “Avrupa’daki Son Adam” ismiyle yayımlanmak istenmiştir fakat Orwell’ın yayıncısı başarılı bir pazarlama stratejisiyle kitabın adını Bin Dokuz Yüz Seksen Dört olarak değiştirmiştir.
Roman, II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan totaliter rejimlere ağır bir eleştiri niteliğindedir ve romandaki alegoriler ve semboller bu totaliter devletleri işaret etmektedir.
George Orwell 1984 kitap özeti kısaca belirtilmek gerekirse romanın dünyası üç ayrı rejimle yönetilmektedir: Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya... Sovyetler Birliği’ni andıran Okyanusya, düşünmeden itaat eden  ve Büyük Birader adında birine bağlılıkları olan halkın yaşadığı devlettir. Toplumdaki tüm insanların hareketleri, düşünceleri ve davranışları izlenmektedir. Bir yeraltı örgütü olan muhalif özellikteki Kardeşlik ve bu örgütün lideri Goldstein, bu toplumun düşmanı olarak görülür. Romanın baş karakteri Winston’ın çeşitli olaylara dahil olmasıyla roman, okuyucuların akıllarında birtakım soru işareti bırakacaktır: Büyük Birader ve Goldstein gerçekten yaşıyorlar mıdır?
Can Yayınları’yla özdeşleşmiş kitaplardan biri olan 1984, Utku Lomlu’nun minimalist kapak çalışmasıyla günden güne artan bir okuyucu kitlesi edinmektedir. Eserin tercümesinde Hayvan Çifliği’nde olduğu gibi yine Celal Üster yer almaktadır.
Eser, her ne kadar Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya adlı eseri ile birlikte distopik roman alanında en iyi bilinen kitaplar olsa da distopya türünün yaratıcısı Rus yazar Yevgeni Zamyatin’dir ve yazarın kitabı “Biz” (1920); 1984’ün, Cesur Yeni Dünya’nın ve Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler adlı eserinin ilham kaynağıdır.

KİTAP YORUMUM:


Merhaba :)

Hayat nasıl gidiyor? Benim üniversite başladı, ilk haftayı hızlıca devirdik bile. Artık daha çok uyumluyum, daha çok insan tanıyorum, meslek bilincim oluşmaya başladı. Hatta Türk Hemşireler Derneği Öğrenci Komisyonu Ankara Üniversitesi temsilciliğine katıldım geçen dönem. Onun bu yılki ilk yönetim toplantısını gerçekleştirdik. Çok güzel işler yapacağız. İnstagram sayfamızı da takip edebilirsiniz. Özellikle hemşireler takip etmeli :)


Kitaba gelirsek, yorumunu yazarken zorlanacağım sanırım. Böyle ünlü olmuş ve çok düşünülmesi gereken kitapların yorumunu yazarken zorlanıyorum. Cesur Yeni Dünya yorumunu da yazmıştım. Onda da öyle oldu. Kitabın bana hissettirdiklerini ve okurken düşündüğüm şeyleri yazıyorum hepsi benim görüşüm yani.

Kitapta, baskıcı bir rejim var. Parti denilen bir sistem var, sürekli çarpıtılan değiştirilen haberler var, her daim izleyen büyük birader var, özgürlüğün imkansız olduğu bir düzen var, aşık olmanın, sorgulamanın yasak olduğu bir dünya ve  hatta düşünce suçu bile var.

Parti’nin sloganı:
SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
CAHİLLİK GÜÇTÜR.


Kitabın ana kahramanı Winston. Winston’ın şüpheleri var sistem hakkında ve bunu saklamaya çalışıyor. Her distopyada olduğu gibi karşı çıkılan bir sistem bu. Ama başkaldıran çok az. Herkes büyük biraderden korkuyor, onun her daim izlediğini biliyor. Düşüncede bile karşı çıkmak, en ufak memnuniyetsiz mimik o kişinin ceza almasına sebebiyet veriyor.

20 Eylül 2019 Cuma

DİZİ YORUMUM // THE X-FİLES (2.SEZON)



Bölüm Sayısı: 25

Bölüm süresi: 42 Dk
Yayın Tarihi: 16 Eylül 1994
Yapıldığı ülke: Amerika Birleşik Devletleri
Yönetmen: Chris Carter
Oyuncular: David Duchovny, Gillian Anderson
TÜR: Fantastik, Polisiye

***
Merhaba :)

Dizinin her sezonunu kendi çapımda yorumlayacağımı söylemiştim. Şimdi dizinin 2.sezonunun yorumuyla geldim. İlk sezon yorumumu ve dizinin tanıtımını okumak için tıklayınız :)

Dizi paranormal olayları içeriyor. Bilimkurgu ve polisiye dizisi. Güzel bir ikili oluşturuyor bu türler.

2.sezonu çok çabuk bitirdim. Yorumumu yazıp öyle 3.sezona başlamak istedim ama olaylar heyecanlı gidiyordu. Yorumu sonra yazarım deyip 3.sezona başladım bile.

Bu sezon da ilginç olaylar vardı. Ama daha çok büyü yüzünden kaynaklanan olaylar vardı. Tuhaf şeyler çoktu. Mantarlardan kaynaklanan hastalıklar, büyü etkisinde olan şeyler, ruhlar yüzünden olan olaylar, hızlı yaşlanma belirtileri, kaçırılmalar, biçim değiştirmiş solucan, telepatik gücü olanlar, psişik gücü olanlar, dini ögeler, klonlar, hayalet hayvanlar, yeni bir konak arayan küçük kardeş, gölgesi kara delik olan insan.. gibi pek çok ilginç ve tuhaf şeylere değindi bu sezon.


Geçen sezon olan şeyler yüzünden x files bölümü kapatılmıştı. Mulder ve Scully farklı bölümlere transfer edilmişti. Birbirlerini görmezden gelmeye çalışıyorlardı. Yan yana görülmelerinin iyi olmayacağını düşünüyorlardı. Yine de kısa zaman ayrı durdular sonradan olaylar onları bağladı.

Mulder’a çok üzüldüm o kadar garip bir durumdaydı ki. Hayatta en çok inandığı şeyi bulmaya yaklaşmışken bir anda her şey başa dönmüştü. 

Gerçeği aramaya devam etmek için gereken gücü bulmakta zorlanıyordu. İlk başlarda Mulder pes etmişken Scully ona tekrar güç verdi.

16 Eylül 2019 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 3 (ANKARA)




Yaşadığınız şehrin sevdiğiniz ve sizi oraya bağlayan özellikleri nelerdir? Şehrinizde gitmeyi tercih ettiğiniz yerleri, meşhur yemekleri ve bir gün uğrarsak bize önerebileceğiniz aktiviteleri tanıtır mısınız?

Ben Ankara’da yaşıyorum. Ankara’yı seviyorum, düzenli bir yapısı var, ulaşım iyi, kalabalık evet ama yine de güzel şehirlerden biri. Anadolu’nun göbeğinde. Zaten Atatürk de bu yüzden burayı başkent seçmiş ya.

Ankara deyince herkesin aklına Anıtkabir gelir. Yarın da uyum programında görevli olduğum için orayı ziyaret edeceğim. Tandoğan’daki kampüsten Anıtkabir’e binlerce Ankara Üniversitesi öğrencisi olarak yürüyüş yapacağız.


Meclisler ve siyaset de akla gelen ilk şeylerden tabi. Özellikle seçim zamanı Kızılay, Sıhhiye gibi yerler felaket karışık oluyor. O zamanlarda sevmiyorum şehri, çünkü siyaset sevmem.  Kızılay’da en ünlü yer Güvenpark tabii. Oraya da şöyle gidip oturabilirsiniz.

Eski meclis ziyaret edilebilir. Yeri gelmişken söyleyim.


Hamamönü, restore edilmiş tarihi evlerin olduğu güzel bir yer. Kafeleri de çok iyi, sakin, kaliteli. Orada herkes birbirine hocam diye hitap eder ;) okul çıkışlarında veya arkadaşlarla buluşmaya oraya çok gittim. Oraya gitmişken Tacettin Dergahı’na uğramayı unutmayın. Mehmet Akif Ersoy’un evi orada.

Altınköy Açık Hava Müzesi’ne de gidin. Orası büyük bir yer. Vaktinizi alır ona göre ayarlarsınız. Ankara'da köy havası bulacaksınız orada. Çok şirin bir yer.


Kızılay kalabalık ve rahatsız edici bana göre. Ama aradığınız her şeyi bulabilirsiniz. Karanfil sokağı severim. Kitapçılar çok var. Olgunlar da öyle. Kızılay’a alışveriş için gidebilirsiniz ya da kafeleri için.

Sıhhiye Ulus gibi yerleri sevmiyorum oralar tuhaf geliyor pek tekin değil sanki. Sevemedim bir türlü.

Tunalı Hilmi Caddesi & Kuğulu Park’a da gidebilirsiniz. Alışveriş ve dinlenme için belki. Ben pek uğramıyorum oralara. Bahçelievler’de de güzel kafeler varmış oralara gidebilirsiniz.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni kesinlikle görmelisiniz. Eski çağlardan bir sürü şey var. Müze gezmeyi severler kaçırmasın :) oraya gittiyseniz Ankara Kalesi’nin en yukarısına çıkıp tüm Ankara manzarasına bakmayı ve fotoğraf çekilmeyi de unutmayın derim :)

Etnografya müzesini de gezin. Keçiören’de de Estergon kalesi var. Oralara bakın. Teleferikle dolaşın. Keçiören güzel yer çok parkı var.


Hacı Bayram Cami, Kocatepe Cami’yi gezmeden olmaz. Oraların atmosferini de tadın.

Ulucanlar Cezaevi’ne de bakın. Müzeye çevrildi tabii şimdilerde. Ürkütücü ve hüzünlü bir yer. İnsanı çok etkiliyor. Ulucanlar’da çekilmiş Uçurtmayı Vurmasınlar filmini de izlemeyi unutmayın sonra.

Gençlik Parkı’na da eğlenmek için gidilebilir.


Mogan Gölü, Mavi Göl, 50.yıl parkı, Göksu Parkı’na piknik için gidilebilir. 50.yılda mangal yakmak yasak, tüp götürüp öyle yemek pişirebilirsiniz. Piknik yerleri iyi ama keşke daha bakımlı olsaa. Bize mavi göl daha yakın o yüzden genelde oralara gideriz.

Dikmen Vadisi’ne gidebilirsiniz.
(Bunu kendim çektim. Yer Mavi Göl.)

Alışveriş, müze açısından çok çeşitli bir yer Ankara. Netten araştırınca birçok özel ve devlet müzesi bulabilirsiniz. Gittiklerimi yazdım ben ama daha çok yer var. Alışveriş için de bir sürü mekan avm var. Tiyatro ve sinema için de çok yeri var.
Ankara, gri bir şehir. Fazla mutlu da etmez, üzgün de. Arada bir yer. 

Yaşamak iyi mi evet düzenli çoğu yere göre. Düzenli yerleri severim. Hayat pahalı ama. İnsanları soğuk, ciddi, umursamaz ve hayattan bıkmış. Çünkü bilirsiniz büyük şehir insanı yalnızlaştırıyor. 

Ben Ankara’ya kendi çapımda yalnızlıklar şehri derim. Mutsuz olunca daha da çok anlıyorsunuz yalnızlığı. Herkes kendi derdinde çünkü. Çünkü çok kalabalık, çünkü yeşillik az, doğadan uzak, gri ve beton arasında bir yer.

Yine de seviyorum. Neden bilemem. Ömrüm boyunca burada yaşadığım içindir belki de.

Gezmeyi severim ama. Yılda bir kez de olsa buradan uzaklaşmak iyi geliyor. İnsanlarından, trafiğinden, gürültüsünden, ciddiyetinden, griliğinden. 
O yüzden yaz aylarına doğru o soğuk kışı atlatınca bir an önce tatile gitmeyi beklerim. Ankara’ya dönünce de insanın ne olursa olsun evinden fazla uzak kalamayacağını tekrar anlarım. Evim burası çünkü. İster istemez özlüyorum.

Ankara'da gezilecek yer yok diyenlere gelsin bu yazım. Bir sürü yer var ama biz bilmiyoruz. Netten bakın mutlaka. Araştırıp plan yapın gezin. 


Kısaca Ankara'da isteyene kültür sanat etkinlikleri ve yerleri çok var sadece bakılacak yerleri bilmelisiniz. Aktivite ve özel yemekleri bilemiyorum öyle ünlü olmuş bir şeyi yok galiba. Ankara'nın uzak ilçelerinden Kızılcahamam, Beypazarı, Çamlıdere de güzeldir. Vaktiniz olursa gezin. Ben Kızılcahamam a çok gittim. Önce Soğuksu Milli Parkı'nda piknik yaparız, akşam da belediyenin büyük kaplıcasında özel aile odası tutup hamama gireriz. Mis gibi rahatlatan aktivite bu bence :))

Elmadağ'a da kayak için gidiyorlar. Ben hiç gitmedim. Eymir Gölü var herkes seviyor ama gidemedim bir türlü.

NOT: Fotoğraflar alıntıdır. İsmim yazan fotoğraf bana aittir.

***Etkinlik için  Taha Akkurt'a ve Edischar'a teşekkür ederim. Ne zamandır gezi yazısı yazmak istiyordum. Böyle bir etkinlikle yazmış bulundum. Acemi bir yazı ama idare edin :)

NOT: İlk haftanın konusu televizyondu onun hakkındaki yorumumu okumak için tıklayınız.

NOT: İkinci haftanın konusu küresel ısınma ve çevre kirliliğiydi. okumak için tıklayınız.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...